Krizin faturası yine emekçilere…

Faiz yüksek de olsa düşük de olsa, “Nas” denilerek de yönetilse, “bilimsel ekonomi” söylemiyle de pazarlansa, faturayı ödeyen hep işçi sınıfı ve emekçiler oluyor. Bu tartışmalarda değişen sadece uygulanan yöntemdir, değişmeyen ise sermayeyi koruyan, krizin bedelini emekçilere ödeten sınıfsal tercihtir. İşçi sınıfının öncelikle yapması gereken bu tercihin sahiplerine gücünü göstermektir.

Saray iktidarının Mehmet Şimşek’i “ekonomiyi kurtarsın” diye yeniden ekonominin başına getirmesinin üzerinden üç yıl geçti. Mehmet Şimşek adıyla anılan programa göre, ücretler baskılanacak, uygulanan “sıkı para” politikasıyla enflasyon düşürülecek, başlangıçta izlenen yüksek faiz politikasından ise enflasyon geriledikçe kademeli olarak vazgeçilecekti.

Aradan geçen üç yılda ücretler baskılandı, alım gücü eridi, yoksulluk derinleşti ancak iktidarın bütün yükü işçi sınıfı ve emekçilerin sırtına yıkarak uyguladığı programa rağmen ekonomi bir türlü dikiş tutmuyor. Rakamlarla oynanmasına rağmen resmi enflasyon bile istenen düzeye çekilemiyor. Erdoğan’ın “Bu can bu bedende olduğu sürece faiz artırımı olmayacak” sözleri hafızalardaki yerini korurken, bugün Mehmet Şimşek yönetimi ve Saray rejimi, sermaye çevrelerinden yükselen homurdanmalara rağmen faizleri indirmeye cesaret edemiyor. Bu durum düzen cephesinde de ekonomi yönetimine yönelik tartışmaların giderek büyümesine yol açıyor.

İktidar ise bu tepkileri yatıştırmak için her zamanki yöntemine başvuruyor: Patronlara yeni kaynak aktarmak.

Nitekim 13 Temmuz’da açıklanan yeni teşvik paketi bunun son örneği oldu. Maliyeti yine toplumun sırtına yüklenecek yaklaşık 1 trilyon liralık kaynak sermayenin hizmetine sunuldu. Buna göre Yatırım Taahhütlü Avans Kredi (YTAK) Programı’nın büyüklüğü 750 milyar liraya çıkarılırken, imalat sanayisine ayrıca 250 milyar liralık uygun koşullu kredi tahsis edildi. Krediler ilk altı ay geri ödemesiz ve 36 ay vadeli olarak planlandı. Dahası, finansman maliyetinin 12 puanlık kısmının kamu tarafından karşılanmasına karar verildi. Yani patronların faiz yükü yine emekçilerin ödediği vergilerle hafifletildi, sermayeye milyarlarca liralık yeni bir kaynak aktarılmış oldu.

Bugün yürüyen faiz tartışmaları işçi sınıfının ve emekçilerin çıkarları esas alınarak yapılmıyor. Faizlerin düşürülmesini isteyenler, alım gücü yüksek faiz ve düşük ücret politikalarıyla eriyen milyonların durumu yüzünden değil, daha ucuz krediye ulaşmak isteyen sermaye çevreleri için bu talebi dile getiriyor. Tartışma sermaye sınıfının hangi kesiminin daha fazla kazanacağı üzerine yapılıyor.

Faiz yüksek de olsa düşük de olsa, “Nas” denilerek de yönetilse, “bilimsel ekonomi” söylemiyle de pazarlansa, faturayı ödeyen hep işçi sınıfı ve emekçiler oluyor. Bu tartışmalarda değişen sadece uygulanan yöntemdir, değişmeyen ise sermayeyi koruyan, krizin bedelini emekçilere ödeten sınıfsal tercihtir. İşçi sınıfının öncelikle yapması gereken bu tercihin sahiplerine gücünü göstermektir.