“Önce çocukları yoksulluktan, sömürüden, şiddetten korumalıyız”

Geçtiğimiz günlerde TBMM’de yasalaşan Çocuk Koruma Kanunu üzerine Avukat Nazlı İzel Yıldırım ile konuştuk…

“Çocuk Koruma Kanunu Teklifi”, Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaştı. “Suça sürüklenen çocuk” kavramı “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirildi ve “fail” çocukların cezai yaptırımları ağırlaştırıldı. Yasayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çocukların suça sürüklenmesi, yalnızca bireysel bir irade ve ahlaki tercih meselesi değildir. Özellikle yoksulluk, eğitimin niteliksizleşmesi ve ticarileşmesi tüm bunlara bağlı olarak artan madde bağımlılığı, güvenli yaşam alanlarının yokluğu ve organize suç örgütlerinin çocukları kullanması gibi etkenler, çocuk suçluluğunu oluşturan başlıca etkenler olarak sayılabilir. Bu nedenle çocuk adalet sisteminin temel sorusu yalnızca “Çocuk hangi suçu işledi ve bunun cezası ne olmalı?” değil, “Bu çocuk neden bu noktaya geldi, hangi hakları ihlal edildi, hangi koruyucu mekanizmalar çalışmadı ve çocuğun yeniden suça sürüklenmesini nasıl önleyebiliriz?” sorusudur.

Aslında “Suça sürüklenen çocuk” kavramının önemli bir hukuki-sosyal işlevi de var.  Çocuğun suç davranışının ortaya çıkmasında yalnızca çocuğun iradesine değil, onu suça iten/sürükleyen sosyal, ekonomik, ailevi ve çevresel koşullara da bakılması gerektiğini hatırlatıyor.

Özellikle yoksul mahallelerde derinleşen ekonomik kriz, eğitimden kopuş ve sosyal güvencesizlik; çocukları suç örgütleri ve çeteler için açık birer “insan kaynağı” haline getirmektedir.

Sonuç olarak çocuk ceza adalet sistemini yetişkin rejimine yaklaştırarak çocukları daha ağır cezalarla kapalı cezaevlerine göndermek, toplumda kısa vadeli bir “adalet sağlandı” algısı oluştursa da orta ve uzun vadede suç oranlarını düşürmeyecek; aksine suça batan çocuk sayısını ve çetelerin etki alanını artırma riski taşıyacaktır. Yapılması gereken suçtan koruyamadığımız çocuğu cezalandırmak değil; çocuğu suça sürükleyen şartları ortadan kaldırmaktır.

Yeni yasada geçen haliyle “adli süreçteki çocuklar”ın sayıları gün geçtikçe artıyor. Sayıca artış konusunda ne söylemek isterdiniz?

Suça sürüklenen çocuk sayısının niceliksel artışı bir “neden” değil, derinleşen sosyo-ekonomik dinamiklerin ürettiği doğrudan bir “sonuç”dur.

Bugün Türkiye’de çocuklar daha fazla sayıda adli ve güvenlik sürecine temas ediyorsa bu doğrudan çocukların “suçlu” olmasının artması demek değildir. Çünkü iki şey aynı anda gerçekleşmektedir. Bir tarafta suça sürüklenme nedeniyle adli sisteme giren çocuklar artmakta diğer tarafta mağdur çocukların sayısı da artmaktadır.

Bu gerçek göz ardı edilerek yalnızca “suça sürüklenen çocuk sayısı arttı” cümlesine bakılarak çocuklar toplum için bir tehdit olarak görülmeye başlanıyor.

Çocuk, kendi hayat koşullarından tamamen bağımsız bir birey olarak ele alınmaz. Çocuğun davranışını belirleyen sosyal ilişkiler de hukukun konusudur.

Örneğin bir mahallede çocukların ücretsiz eğitim ve kültür merkezleri gibi sosyal gelişim olanakları bulunmuyorsa, çocuk hayatta kalmak için MESEM’lerde çalışmaya mecbur bırakılıyorsa yani aslında çocuğa suçtan başka bir hayat seçeneği sunulmuyorsa suç örgütlerinin çocuklara para, statü ve aidiyet sunması şaşırtıcı değildir.

Sayılardaki artış, çocukların “daha suça meyilli” hale geldiğini değil; çocukları koruyan toplumsal ve ekonomik yapının çöktüğünü göstermektedir.

“Fail” çocukların sayısını azaltmak ve “mağdur” çocukları korumak için ne yapmak gerekir? Nasıl politikalar izlemek gerekir?

Çocuk ceza adalet sisteminde “fail” ve “mağdur” ayrımı çoğu zaman yapaydır; zira suça sürüklenen çocukların ezici bir çoğunluğu, öncesinde ihmal, istismar ve yoksulluk nedeniyle sistemin mağduru olmuş çocuklardır.

Bu nedenle çocukların suç işlemesini ve suç mağduru olmasını birbirinden tamamen bağımsız iki mesele olarak görmek, çocuk adaletinin toplumsal boyutunu gözden kaçırmak olur.

Çocuğu suça karşı korumak istiyorsak, önce çocuğu yoksulluktan, sömürüden, şiddetten, eğitimsizlikten, dışlanmadan ve suç ekonomisinin insafına bırakılmış bir hayattan korumalıyız.

Çocuk adalet sistemi; “suç işledikten sonra cezalandıran” değil, “suç işlenmesini doğuran koşulları ortadan kaldıran” bir anlayışa kavuşturulmalıdır.