Eylemler, direnişler, boykotlar, grevler birbirini izlerken Denizler’i bir adım öne çıkaran ise yürüttükleri mücadele içinde tüm bu yaşananların bir düzen sorunu olduğunu ve çözümünün ancak bu düzenin yıkılmasından geçtiğini kavramaları oldu.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan… Onlar, bu topraklarda ’68 hareketinin sembol isimleri oldular. Sömürüye, zorbalığa ve emperyalist haydutluğa karşı yükselen mücadelenin en ön saflarında yer aldılar. 6 Mayıs 1972 günü sabaha karşı idam sehpasına çıkarıldıklarında yürüttükleri mücadelenin haklı gururuyla söylediler son sözlerini… Halkların kardeşliğine, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya olan özlemlerini haykırdılar cellatların suratlarına…
Sadece Deniz, Yusuf ve Hüseyin de değil… Mahirler, İbrahimler, Taylanlar, Ulaşlar, Vedatlar… Ve adlarını saymaya sayfaların yetmeyeceği binlerce genç devrimci emperyalizme karşı bağımsızlık, kapitalizme karşı sosyalizm mücadelesine yaşamları sundular. Ve ölümü tereddütsüzce kucaklayarak yürüttükleri mücadeleyi yücelttiler.
1968’de yükselen devrimci dalga, ne yalnızca bu topraklara özgüydü ne de sadece gençlikle sınırlıydı. İkinci Dünya Savaşı’nda faşizmi dize getiren Sovyet halklarının zaferi; Küba’da, Çin’de sömürücü sınıfları devirerek iktidara yürüyen halkların yarattığı devrimci enerji tüm dünyaya yayılmıştı.
ABD’nin Vietnam’da, siyonistlerin Filistin’de yürüttüğü savaş ve katliamlar ise dünya halklarının öfkesini büyütüyordu. Emperyalist barbarlığa karşı halklar sokakları ve meydanları dolduruyor; gençler üniversitelerini, işçiler fabrikalarını işgal ediyordu.
Türkiye’nin burjuvazisi ve egemen sınıfları, kendilerine Batı’nın kapitalist düzeni içinde bir yer açmaya çalışırken, dünyada yükselen mücadele dalgası bu topraklarda da filizleniyordu. Hızla zenginleşmek isteyen kapitalistler sömürüde sınır tanımıyor, köylerden kentlere sürülen emekçiler insanlık dışı koşullarda yaşamaya zorlanıyordu.
Bu koşullarda fabrikalarda, emekçi mahallelerinde ve üniversitelerde işçiler, emekçiler ve gençler insanca bir yaşam için harekete geçtiler.
Eylemler, direnişler, boykotlar, grevler birbirini izlerken Denizler’i bir adım öne çıkaran ise yürüttükleri mücadele içinde tüm bu yaşananların bir düzen sorunu olduğunu ve çözümünün ancak bu düzenin yıkılmasından geçtiğini kavramaları oldu.
Zor üzerine kurulu bu sömürü düzeninden ancak zor kullanılarak kurtulmak mümkündü. Sömürü ilişkilerine son vermek, emperyalizm ile kurulan kölece bağımlılık ilişkilerini kesip atmak için bir “devrim” zorunluydu. Ve bu devrime önderlik edebilmesi için bir devrimci örgütün yaratılması gerekiyordu. Üniversitelerinde yürüttükleri mücadelelerini bir adım ileriye taşıdılar. Nerede işçilerin hak alma mücadelesi ya da köylü direnişi varsa orada oldular.
Onlar, on yıllar boyunca sendikal örgütlenmenin dahi yasaklandığı bu topraklarda, bu düşünceleri hayata geçirmeye çalıştıkları için egemen sınıfların gözünde en büyük “suçu” işlediler. Tam da aynı nedenle, insanlığın eşit ve özgür bir geleceğine inanan, sömürü ve barbarlık düzeninden çıkış yolu arayan halklar içinse umut oldular.
Onlar ne “heyecanlı gençlerdi” ne de birer kahraman… Onlar, gerçeğin farkına varmış, emeğin kurtuluşunun ve halkların özgürlüğünün başka bir yolu olmadığını bilince çıkarmış insanlardı.
Onları farklı kılan, bu inançları uğruna tereddütsüz mücadele etmeleri ve gerektiğinde ölümü dahi kararlılıkla göğüsleyebilmeleriydi.
Açtıkları yol ve gösterdikleri kararlılık, bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Anıları, emeğin kurtuluşu mücadelesinde yaşamayı sürdürüyor…



