Tutmayan hedefler, bitmeyen bahaneler

Bir tarafta ‘sıkı para politikası’ ve ‘yapısal dönüşüm’ söylemleriyle milyonlarca işçi ve emekçi giderek derinleşen yoksulluk ve sefalete mahkûm edilirken, diğer tarafta sermaye çevreleri ve rant grupları, krizi kendi çıkarları doğrultusunda fırsata çevirmeye devam etmektedir. Kapitalist sömürü düzeninin bu çıkmaz sokağından kurtulmak ise ancak onun karşısına işçi sınıfının örgütlü gücü ile dikilmekle mümkün!

AKP şefinin, uluslararası finans çevrelerinin dayatmalarına boyun eğerek ekonomi yönetimini Mehmet Şimşek’e teslim etmesinin üzerinden üç yıl geçti. O günlerde, “faiz sebep, enflasyon sonuç” masalında yaşanan bu dönüşümün ekonomiyi düze çıkarmak için geçici bir zorunluluk olduğu anlatılıyordu. Rayından çıkan enflasyonu dizginleyebilmek için geçici bir “sıkılaştırma” programı uygulanmalıydı! Gerçekte ise niyetleri, erişmekte zorlandıkları sıcak para kaynakları için ülkeyi daha cazip hâle getirmek, böylece kendi koltuklarını korumak ve kapitalist sömürü düzeninin geleceğini garanti altına almaktan başka bir şey değildi. Dillerinden düşürmedikleri “sıkılaştırma” adımlarının kimler için ne anlama geldiğini ise geride kalan üç yılda tüm çıplaklığıyla yaşamış ve görmüş olduk.

Mehmet Şimşek’in bakanlığı ile gündeme alınan ekonomi programı esas olarak reel ücretleri ve döviz kurunu baskılayarak enflasyonu kontrol etmeyi ve borç krizini yönetmek için rezerv biriktirmeyi amaçlıyordu. Şimşek, daha ilk günden yol haritasının üç evreli bir program üzerine inşa edildiğini söylüyordu. Risklerin kontrol altına alınacağı birinci evrenin ardından ikinci evrede ekonomik dengesizlikler azaltılacak, üçüncü ve son evrede ise “kazanımlar” pekiştirilerek yapısal reformlar hayata geçirilecekti. 2027 yılında tamamlanacağını iddia ettikleri programın ilk ilan edilen hedefi ise enflasyonu dizginlemekti.

Tutmayan hedefler, bitmeyen bahaneler

Geride kalan üç yılın verileri dile getirdikleri hedeflerin yanına bile yaklaşamadıklarını gösteriyor. Şimşek göreve geldiğinde yalancı TÜİK’in enflasyon rakamları yüzde 35-40 bandında yer alıyordu. Göreve gelişinin ardından hızlı bir yükselişle yüzde 70’ler düzeyine çıkan “resmi” enflasyon oranı, üç yılın ardından nihayet başladığı yere, yüzde 30’lar seviyesine indi.

Bu tabloda ilk günlerde tek haneli rakamlara ineceğini iddia ettikleri 2026 enflasyon hedefini bu yıl başında yüzde 16 olarak güncellemişlerdi. Geçtiğimiz günlerde ise kelime oyunlarıyla yıl sonu enflasyon beklentilerinin yüzde 20’nin üzerinde olduğunu itiraf etmiş oldular. Tabii ki, bu yine TÜİK’in resmi rakamı olacak! Türkiye sermayesinin en önemli bankalarından biri olan İş Bankası’nın Genel Müdürü Hakan Aran ise “Merkez Bankası ağzıyla kuş tutsa enflasyon yıl sonunda yüzde 27 olacak!” diyerek güncellenmiş hedeflerin bile tutturulamayacağını ifade ediyor.

Ama Şimşek ve ekibinin kameraların karşısına her geçtiklerinde en temel hedeflerinin enflasyonu kontrol altına almak olduğunu anlatırken, ortaya çıkan bu tablo için de her zaman bir bahaneleri oldu. Başarısızlıklarını örtmek için yeri geldi on binlerce insanı enkaz altında bıraktıkları 6 Şubat depremlerinin arkasına saklandılar, yeri geldi kuraklık masalı anlattılar. Bugünlerde İran Savaşı’nın neden olduğu olağanüstü koşullar hedeflerden sapmanın bahanesi olarak öne sürülüyor. Şimşek programı için bahaneler bitmiyor ve bitmeyecek. Bu bahanelerin faturasını ise bir kez daha yoksulluk ve sefalet kıskacında bir yaşama mahkûm edilen işçi ve emekçiler ödeyecek.

Emekçiye sefalet, sermayeye servet

Şimşek programının, ya da bir diğer ifadesiyle uluslararası sermayenin Türkiye kapitalizmini “kurtarma” programının üç yılın ardından ortaya çıkardığı sonuç Türkiye’nin resmi enflasyon oranlarında bile halen Avrupa’da birinci, dünyada ilk beş içinde yer alıyor olması gerçeğidir. Ve bu tablo “parasal sıkılaşma” adı altında reel ücretlerin sürekli şekilde baskı altında tutulmasına ve işçi emekçilerin temel yaşamsal ihtiyaçlarını bile karşılayamaz bir hale getirilmesine rağmen böyledir. Oysa, yıllar boyunca Erdoğan’ın “faiz sebep enflasyon sonuç” masalını diline doladığı gibi Şimşek de “talep enflasyonu” masalını diline dolamış ve enflasyonun nedeninin talep fazlası olduğunu iddia etmişti. Uygulanan programın sonucu ise milyonların erişemez hale geldiği temel ürünlerde bir türlü düşmeyen enflasyon ve zenginlerin lüks tüketim harcamaları oldu. Bu sözde “sıkılaşma” programı sürecinde Türkiye’de 30 milyon dolar ve üzeri serveti olan ultra-zengin sayısı yüzde 94 arttı ve Türkiye, Avrupa’da ultra zengin sayısı en hızlı artan ikinci ülke oldu. Yani, Şimşek programı emekçilere daha fazla sefalet, kapitalistlere daha fazla servet getirdi.

Şimşek programının enflasyonun dizginlenmesinin yanında bir diğer önemli hedefi cari açığın azaltılması ve dış borçların dizginlenmesi idi. Bu uğurda daha göreve başlamadan Arap ülkelerine sıcak para arayışıyla yaptığı turları hatırlıyoruz. Sonrasında da döviz kurlarının baskılanması ve yükselen faizlerle bu arayış devam etti. Suni olarak baskı altında tutulan döviz kuru sayesinde ihtiyaç duyulan sıcak para girişi belli oranda karşılandı. Ama bu, uluslararası finansal sermayenin çok daha büyük bir vurgun vurmasından başka bir anlama gelmedi. Bir kez daha işçi sınıfının alın teri ile yaratılan zenginlikler uluslararası sermayeye peşkeş çekildi. Dahası bir dönem övündükleri rezerv artışlarını da istikrarsızlık tablosunu kontrol altında tutmak için yeniden eritmek zorunda kaldılar. Yaklaşık 40 milyar dolarlık Merkez Bankası rezervinin bu şekilde yakıldığı söyleniyor.

Gelinen aşamada ise halen yana yakıla “sıcak para” aramaya devam ediyorlar. AKP döneminde 7 kez uygulanan, şimdi ise 8. kez gündeme getirilen “Varlık Barışı” döngüsü de bu arayışın bir sonucu olarak gündeme geliyor. İşçi emekçiler dolaylı ve dolaysız vergilerle inim inim inletilirken yüzde 5’lik komik bir vergi oranıyla yeni bir kara para aklama operasyonuna hazırlanıyorlar. Ne var ki son 10 yılda neredeyse her 18-19 ayda bir gündeme getirdikleri bu “barış”ın da ülke ekonomisinin sorunlarına derman olmadığı gerçeği orta yerde duruyor.

Dahası döviz kurlarının baskılanarak yürütülmeye çalışılan “değerli TL politikası”nın sürdürülebilir olmadığını bizzat Şimşek’in ekonomi kurmayları itiraf etmek zorunda kalıyorlar. Merkez Bankası’nın son toplantısında başkan yardımcısı Fatma Özkul’un bu yöndeki itirafı fazlasıyla dikkat çekici. Bu itiraf ise bizi daha ilk günden itibaren Şimşek programının AKP-MHP koalisyonunun içindeki çatlaklara ve uygulanmak istenen programın “yapısal hedefleri”ne götürüyor.

Program sürüyor, faturayı emekçiler ödüyor

AKP şefi, Şimşek’i uluslararası sermaye çevrelerinin istek ve talimatlarını yerine getirmek için göreve getirmişti. Bu talimatlar çerçevesinde ise enflasyonun kontrol altına alınması ile birlikte Türkiye kapitalizmi için yapısal değişikliklerin gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Teknoloji odaklı, yüksek katma değer üreten bir yapıya kavuşmak gibi kulağa hoş gelen söylemlerle ifade edilen bu değişikliklerin işçi sınıfı ve emekçiler için ne anlama geldiği başka bir tartışmanın konusu. Ancak, temelde Şimşek ve ekibinin emek yoğun sektörlerde Hindistan gibi ülkelerle rekabet etmenin mümkün olmadığını söyleyerek bu hedefi gerekçelendirdiğini biliyoruz. Oysa, AKP’nin geleneksel kanadı emek yoğun üretime, düşük faize ve kredi genişlemesine dayalı, ucuz iş gücü ve döviz kurunu esas alan bir yaklaşımı benimsiyor. Sürdürülen ekonomik programın ortaya çıkardığı sıkı para politikası ve yüksek faiz ortamı bu kesimlerin ilk günden itibaren tepkisini çekiyor. Belli vesilelerle Yeni Şafak gibi yandaş gazetelerin ya da Şamil Tayyar gibi tescilli figürlerin yürütülen programı Şimşek’in kişisel tercihi gibi pazarlayıp eleştirmesinin arkasında da bu gerilim yatıyor.

Sonuç olarak, Şimşek’in bakanlığı eşliğinde yürütülen ekonomi programı bir yandan uluslararası sermaye girişlerine muhtaç bir “istikrar” programı zorunluluğu ile diğer tarafta AKP’nin tabanını oluşturan yandaş sermaye gruplarının kredi genişlemesi ihtiyacı arasındaki çelişkiyi derinleştirmeye devam ediyor. Ama sonuç olarak her iki politikada esasta derinleşen krizin faturasının işçi sınıfı ve emekçilere ödetilmesine dayanıyor.

Bir tarafta ‘sıkı para politikası’ ve ‘yapısal dönüşüm’ söylemleriyle milyonlarca işçi ve emekçi giderek derinleşen yoksulluk ve sefalete mahkûm edilirken, diğer tarafta sermaye çevreleri ve rant grupları, krizi kendi çıkarları doğrultusunda fırsata çevirmeye devam etmektedir. Kapitalist sömürü düzeninin bu çıkmaz sokağından kurtulmak ise ancak onun karşısına işçi sınıfının örgütlü gücü ile dikilmekle mümkün!