Zorbalık düzenine karşı direniş!

“Saray rejiminin baskı ve zorbalığına karşı mücadeleyi büyütmenin yolu, demokratik hak ve özgürlüklerin savunulmasını işçi sınıfının ekonomik ve sosyal talepleriyle birleştirmekten geçmektedir. Yoksulluğa, sömürüye, baskıya ve siyasal zorbalığa karşı mücadele, fabrikalarda, işyerlerinde, okullarda ve mahallelerde dişe diş bir kavga olarak örgütlenmelidir.”

İşçi ve emekçileri yoksulluğa, işsizliğe ve geleceksizliğe sürükleyen saray rejimi, ülkeyi derin bir ekonomik ve siyasal krizin içine sokmuş bulunuyor. Hem toplumsal desteğini hem de siyasal meşruiyetini büyük ölçüde yitiren iktidar artık sadece zorbalık politikalarından medet umuyor, toplumu ikna etme kabiliyetini kaybeden her iktidar gibi ayakta kalabilmek için polis zoruna, yargı operasyonlarına ve devlet gücüne daha fazla yaslanıyor. Yargıdan kolluk güçlerine, valiliklerden medya aygıtlarına kadar devletin tüm olanaklarını fütursuzca kullanıp kendisine karşı yükselen her sesi saldırganlıkla sindirmeye çalışıyor. İçinde debelendiği krizleri baskı ve zorbalıkla yönetmeye kalkması aslında içinde bulunduğu güçsüzlüğü sergiliyor.

CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen “mutlak butlan” kararı da bu saldırganlığın son örneğidir. Özgür Özel’in genel başkan seçildiği kurultay, AKP’nin oyuncağı hâline gelmiş yargı tarafından geçersiz sayıldı. Mevcut yönetimin görevden uzaklaştırılması ve eski yönetimin yeniden göreve dönmesi kararı alındı.

Elbette ki bu kararların amacı açıktır. Saray rejimi, kendi iktidarı açısından en yakın risk olarak gördüğü CHP’yi mümkün olduğunca etkisizleştirmeyi, onu iç tartışmaların ve belirsizliklerin içine sürükleyerek siyasal açıdan güçten düşürmeyi hedeflemektedir.

Ama bu durum hiçbir işçi ve emekçi için kafa karışıklığı yaratmamalıdır. Zira şu anda karşı karşıya kalınan şey, sadece iki düzen partisi arasındaki bir iktidar mücadelesinden ibaret değildir. Ülkeyi kendisi ve sermaye sınıfı için dikensiz bir gül bahçesi hâline getirmeye çalışan saray rejimi, derinleşen ekonomik ve siyasal kriz koşullarında baskıcı yönetim biçimini kalıcı hâle getirmek istemektedir. Bir yandan kendi iktidarını korumak için en güçlü rakibine her türlü hukuksuzlukla saldırırken, öte yandan toplumsal muhalefeti tamamen etkisizleştirmeyi ve emekçilerin mücadele olanaklarını daraltmayı hedeflemektedir.

Görevden alınan yönetim, siyasi olduğu açık olan bu karara karşı elbette direnmektedir. Ancak Özgür Özel ve ekibi hâlâ kontrollü bir eylemlilik çizgisinde hareket etmekte, 19 Mart’takine benzer kitlesel bir karşı koyuşun önünü açmak yerine çözümü hukuksal süreçlerde aramaktadır. Tabandan yükselen basınca rağmen AKP’nin bu pervasız zorbalığına karşı fiili-meşru mücadele çizgisini esas almamak, kurultayın yapılıp yapılmayacağı ya da nasıl yapılacağı gibi ikincil başlıkları öne çıkarmak, hâlen bu azgın saldırıyla karşı karşıya kalan Özel yönetimin temel davranış biçimi olmaya devam etmektedir.

Aslında bunda şaşılacak bir yan da yoktur. CHP de sermaye düzeninin partilerinden biridir. Onun açısından sorun bu düzenin kendisi değil, kimin tarafından yönetildiğidir. Bu yüzden CHP, sermaye düzeninin sınırlarını zorlayacak ve kitlesel bir halk hareketine kapı açabilecek girişimlerden mümkün mertebe kaçınmak istemektedir.

Bugün yaşanan, mevcut sömürü düzeninin saray rejiminin ihtiyaçlarına göre yeniden dizayn edilmesidir. Kurulduğu günden beri sermaye sınıfının ve emperyalist tekellerin çıkarlarının bekçisi olan AKP’nin ihtiyaçları ile sermaye sınıfının ihtiyaçları arasında kopmaz bir bağ bulunduğu da sır değildir. Kurulmaya çalışılan yeni rejimin bedelini ise işçi ve emekçilerin daha fazla baskı, sömürü ve yoksullukla ödeyeceği açıktır.

İşçi sınıfı ve emekçiler yaşanan sürece bu gözle bakmalıdır. Saray rejiminin baskı ve zorbalığına karşı mücadeleyi büyütmenin yolu, demokratik hak ve özgürlüklerin savunulmasından, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal talepleriyle birleştirmekten geçmektedir. Yoksulluğa, sömürüye, baskıya ve siyasal zorbalığa karşı mücadele, fabrikalarda, işyerlerinde, okullarda ve mahallelerde dişe diş bir kavga olarak örgütlenmelidir.

Demokratik hakların savunulması ile ekmek ve insanca yaşam mücadelesi birleştiğinde saray rejiminin saldırıları da püskürtülebilir. Bunun yolu, düzen partilerinden birinin arkasına yedeklenmekten değil, işçi sınıfının kendi demokratik ve sosyal taleplerine dayanan bağımsız bir mücadele hattını örgütlemekten geçmektedir. Bunu yapıp yapamamak yalnız işçi sınıfının değil tüm Türkiye toplumunun geleceğini belirleyecektir.