Perdede bir oyunbozan…

Fatsa’nın yiğit delikanlısı artık aramızda değil. Ama geride yalnızca unutulmaz filmler bırakmadı. Oynadığı karakterlerle adalet arayışını, emeğin onurunu ve haksızlık karşısında boyun eğmemeyi de miras bıraktı. Bugün perdede hâlâ bize bakan o sert bakışlarda yalnızca büyük bir oyuncuyu değil, kurulu düzenin oyununu bozmaya çalışan bir oyunbozanı görüyoruz.

Türkiye sinemasının hafızalara kazınan sahnelerinin unutulmaz aktörüydü… “İki Kızgın Adam”ın Murat’ı, “Yılanların Öcü”nün Kara Bayram’ı, “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın İlyas’ı, “Dila Hanım”ın Karadağlı Rıza’sı ve ezilenlerin, hor görülenlerin, adaletsizliğe uğrayanların Tatar Ramazan’ıydı… Işıltılı salonlar, imkânsız aşklar ve hüzünlü melodramlarla yola çıkan Yeşilçam’ın içinden, bu toprakların gerçek hikâyelerini anlatan toplumcu gerçekçi sinemanın en güçlü yüzlerinden biri olarak çıktı.

Tedavi gördüğü hastanede 77 yaşında yaşamını yitiren Kadir İnanır, 1949 yılında Ordu’nun Fatsa ilçesinde doğdu. Fatsa, Karadeniz’in hırçın dalgalarıyla dövülen, fındık işçilerinin alın teriyle yoğrulan, politik bilincin diri olduğu bir coğrafyaydı. İnanır, çocukluğunu ve gençliğini çetin yaşam koşulları içinde geçirdi. Sinemaya adım atarken de Fatsa’nın o mağrur, boyun eğmez ve halkçı ruhunu hep heybesinde taşıdı.

1960’lardan 2010’lara uzanan yaklaşık elli yıllık sinema yaşamında 160’a yakın filmde rol aldı. Duruşu, sert bakışları, tok sesi ve karizmatik oyunculuğuyla Yeşilçam’ın en güçlü jönlerinden biri oldu. Bir dönem Türk usulü mafya filmlerinin vazgeçilmez oyuncusuydu. Popüler kültür, onun canlandırdığı maço karakterler üzerinden zamanla “Kadirizm” diye adlandırılan bir erkeklik miti üretmeye çalıştı. Oysa onun oynadığı karakterlerin çoğu hiç de yaratılan bu mite sığmıyordu. Kadir İnanır’ın canlandırdığı karakterlerin sertliğinin ardında çoğu zaman sömürüye ve sınıfsal eşitsizliğe duyulan öfke vardı.

Şerif Gören’in yönettiği “Deprem” (1976) filminde, bir dokuma fabrikasında çalışan Ahmet karakteriyle işçilerin maruz kaldığı ağır sömürü düzenini ve insanlık dışı çalışma koşullarını perdeye taşıdılar. Film her ne kadar bir aşk ve intikam öyküsü olarak kurgulansa da, arka planında sanayileşmeyle birlikte derinleşen sınıf çelişkilerini sunuyordu.

Yeşilçam’ın en önemli başyapıtlarından biri kabul edilen “Selvi Boylum Al Yazmalım” (1977) ise yalnızca bir aşk hikâyesi anlatmıyordu. Bir baraj şantiyesinde akan yaşam üzerinden modernleşmeyi ve kapitalist üretim ilişkilerini de sorguluyordu. Kadir İnanır’ın canlandırdığı İlyas, sistemin ve paranın vadettiği sahte parıltılara kapılıp savrulan, emeği, dayanışmayı ve sadakati yitiren modern insanın trajedisini temsil ediyordu. Filmin finalinde Asya’nın (Türkan Şoray) verdiği yanıt ise bu dünyanın karşısına başka bir değeri çıkarıyordu: “Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu; sevgi emekti.”

1990’lara gelindiğinde Kadir İnanır, Kerim Korcan’ın eserinden uyarlanan “Tatar Ramazan” ile bir kez daha toplumcu sinemanın unutulmaz karakterlerinden birini canlandırdı. Cezaevini dışarıdaki sömürü düzeninin küçük bir modeli olarak kuran filmde Ramazan’ın, “Benim adım Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım!” haykırışı yalnızca bir kabadayının meydan okuması değildi. Bu söz, kurulu düzene, sinmişliğe, adaletsizliğe ve “böyle gelmiş, böyle gider” anlayışına karşı yükselen bir başkaldırıydı. Kör ananın, topal babanın, yetim çocukların hakkını yiyenlerin karşısına dikilen Ramazan, yalnızca vicdanı değil, aynı zamanda ezilenlerin gücünü de temsil ediyordu. İşçi sınıfı ve yoksullar onun öfkesinde kendi öfkesini, mücadelesinde kendi adalet arayışını buldu. Bu yüzden Tatar Ramazan, unutulmaz bir sinema karakterinden çok daha fazlasına dönüşerek, ezilen milyonların hafızasında bir itirazın, başkaldırının ve umudun simgesi olarak yaşamayı sürdürdü.

Kadir İnanır yalnızca oyunculuğuyla değil, yaşam karşısındaki duruşuyla da emeğin safında yer aldı. Sinema emekçilerinin hakları için mücadele etti. Sansüre karşı Ankara’ya yürüyenlerin ön saflarında bulundu. Ülkenin en sancılı dönemlerinde barıştan, demokrasiden ve halkların kardeşliğinden yana söz söylemekten, elini taşın altına koymaktan geri durmadı. Kuşkusuz sahip olduğu dünya görüşü, öfke duyduğu bu sömürü ve baskı düzeninin nasıl aşılacağına ilişkin bir çözüm gücünden çok uzaktı. Ancak bu durum, onun oynadığı bazı karakterlerin işçi sınıfı ve emekçilere verdiği umudun önemini de bir aydın olarak demokratik hakları savunmasının değerini de ortadan kaldırmadı.

Fatsa’nın yiğit delikanlısı artık aramızda değil. Ama geride yalnızca unutulmaz filmler bırakmadı. Oynadığı karakterlerle adalet arayışını, emeğin onurunu ve haksızlık karşısında boyun eğmemeyi de miras bıraktı. Bugün perdede hâlâ bize bakan o sert bakışlarda yalnızca büyük bir oyuncuyu değil, kurulu düzenin oyununu bozmaya çalışan bir oyunbozanı görüyoruz.