“Açıktır ki denetim raporları, genelgeler ve “tavsiye” niteliğindeki düzenlemeler yeterli olmuyor, olamaz da. Çünkü bu düzende denetimi yapanlar bile çoğu zaman maaşını patronlardan alıyor. Denetimin asıl yükümlüsü olan devlet ise önce kapitalistin kârı diye bakıyor.”
Yaz sıcakları, işçilerin zaten ağır olan çalışma koşullarını daha da katlanılmaz hâle getiriyor. Demir-çelik fabrikalarında potanın yanı başında, inşaatlarda iskele üzerinde, tekstil atölyelerinde, tarlalarda, kargo motorlarında, depolarda ve daha birçok alanda çalışan işçiler, aşırı sıcak, susuzluk, yorgunluk ve sağlıklarını tehdit eden diğer sorunlarla karşı karşıya bırakılıyor. Buna rağmen kapitalistler kârlarından, devlet ise denetimsizliği sürdürmekten vazgeçmiyor, işçilerin sağlıklı koşullarda çalışma hakkı yok sayılıyor. Sıcak havanın tetiklediği ölümler ise çoğu zaman kayıtlara bile girmiyor.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2026 yılının ilk altı ayında en az 1063 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti, yalnızca haziran ayında bu sayı 228’e ulaştı. En fazla ölüm tarım, inşaat, taşımacılık ve metal işkollarında yaşandı. Yani doğrudan açık havada, güneşin altında ve sıcağın en ağır hissedildiği işlerde… Yaz aylarında tarlada çalışırken hayatını kaybeden çiftçi sayısı bile tek başına 42’ye ulaştı. Ancak Türkiye’de sıcaklığa bağlı ölümler ayrı bir istatistik olarak dahi tutulmuyor. Kalp krizlerinde, böbrek yetmezliklerinde ve benzeri sağlık sorunlarında sıcağın etkisi görmezden geliniyor.
Yasalarda işçinin aşırı sıcaklarda çalışmayı reddetme hakkı olduğu söyleniyor. Ancak bu hak fiilen yok sayılıyor. Günlük ekmek derdi, işten atılma korkusu, sendikasızlık ve taşeronlaşma; bu hakkı kâğıt üzerinde bırakan diğer nedenler oluyor. Patron serin ofisinde klimanın altında otururken işçiye, “İş bitecek, moladan sonra devam” diyor. Molayı uzatmayı, gölgelik kurmayı, çalışma saatlerini sıcağın en yoğun olduğu öğle saatlerinden kaydırmayı bir maliyet olarak gördüğünden aklına bile getirmiyor. İşçinin canının çıkmasını kârının azalmasına yeğliyor.
Sermaye düzeninde üretim, insanın ihtiyaçları için değil, daha fazla kâr elde etmek için yapılır. İşçinin bedeni bu sistemde yalnızca bir maliyet kalemidir. Kapitalistler işçinin sağlığı ve yaşamı için yapılacak harcamaları sürekli azaltmaya çalışırlar. Bu yüzden serinletici sistemler kurulmaz, yeterli su ve tuz desteği sağlanmaz, çalışma temposu düşürülmez, gölgelik ve dinlenme alanları “lüks” olarak görülür. Kadın işçiler, göçmen işçiler, sendikasız ve kayıt dışı çalışanlar ise bu tabloda çok daha savunmasızdır. Sözleşmesi olmayanın “iş bırakma hakkı” da yoktur, sesini çıkaramaz, çıkarırsa ekmeğini kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kalır.
Açıktır ki denetim raporları, genelgeler ve “tavsiye” niteliğindeki düzenlemeler yeterli olmuyor, olamaz da. Çünkü bu düzende denetimi yapanlar bile çoğu zaman maaşını patronlardan alıyor. Denetimin asıl yükümlüsü olan devlet ise önce kapitalistin kârı diye bakıyor.
Yapılması gereken, işyerlerinde iç örgütlülüğü büyütmek, bu örgütlülüğe dayanarak işçilerden oluşan denetim komiteleri kurmak ve bağımsız işçi sağlığı temsilcilerini seçmektir. Sendikal örgütlenmeleri güçlendirerek ve yaygınlaştırarak, patronun ağzından çıkan sözün tek kural olduğu insanlık dışı çalışma düzenine son vermektir. Sıcak havalarda iş durdurma kararını verecek olan bir müfettişin insafı değil, işçinin kendi örgütlü gücü olmalıdır.
Bu sıcakta terleyen, canını dişine takarak çalışan her işçi; bu koşullarda ölümüne çalışmaya zorlanmasının sömürü düzeninin bir sonucu olduğunu bilmelidir. Bu düzeni değiştirecek olan da yine bu terleyen ellerdir.



