Dolayısıyla hangi milliyetten olursa olsun, işçi sınıfı ve emekçilerin bu süreçten bekleyebileceği bir şey yoktur. Bu konuda kurulacak her türlü hayal, kendi iktidarını güvence altına almak için her türlü riski göze almaya hazır olan saray rejimine can suyu olmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Böyle bir tutum, yalnızca halklar arasına bugüne kadar örülen duvarları daha da kalınlaştırmakla kalmayacak, yeni ve daha büyük yıkımların da önünü açacaktır.
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” adı altında Meclis’e sunulan yasa teklifi Meclis’ten geçti. Beklendiği gibi yüksek bir oy oranıyla kabul edilen yasaya ilişkin farklı kesimler farklı değerlendirmelerde bulunsa da yasanın kendisinin ve çağrıştırdıklarının toplumun önemli bir kesiminde ciddi bir tepkiye yol açtığı bir gerçektir.
Bu tepkinin ortaya çıkmasında, yıllar boyunca toplumun üzerine boca edilen, egemen sınıflar ile onların hizmetindeki iktidarlar tarafından tepe tepe kullanılan Kürt halkının meşru haklarına düşmanlığın önemli bir rol oynadığı elbette yadsınamaz. Yıllar boyunca inkâr edilen, daha sonra temel demokratik içeriğinden soyutlanarak bireysel ve kültürel bazı haklara indirgenen Kürt sorunu, sermaye açısından işçi sınıfı ve emekçileri kendi çıkarları doğrultusunda saflaştırmanın önemli başlıklarından biri olmuştur.
Toplumun üzerine zerk edilen azgın şovenizm ve süregiden silahlı mücadelenin sonuçları, işçi sınıfı ve emekçilerin bilincini çoğu zaman dumura uğratmış, eşit haklar temelinde çözülebilecek bir sorun, halklar arasına milliyetçi düşmanlık tohumlarının ekildiği aşılması güç bir duvara dönüştürülmüştür. Dolayısıyla Kürt sorununa ve çözümüne dair zerrece söz etmeyen yasa tasarısının birçok emekçide yarattığı çağrışım, “eli kanlı teröristlerin” bir kısmının affından başka bir şey değildir.
Ancak geniş işçi-emekçi kesimlerinde oluşan tepkinin bir başka yönü daha vardır. Bu yön, tüm ülkeyi baskı ve zorbalık cenderesine sokan, düzen muhalefetine dahi nefes aldırmayan, en sıradan hak arama eyleminin karşısına polis ve yargı zoruyla çıkan iktidarın sürece ilişkin niyet ve hesaplarıyla ilgilidir.
Saray iktidarının, Ortadoğu’da ortaya çıkan yeni savaş düzeninin açığa çıkardığı “imkânları” değerlendirmek, emperyalizmin Türkiye’ye biçtiği yeni rollere hazırlanmak ve bunlardan da önemlisi, içeride muhalefet güçlerini parçalayarak etkisizleştirmek, böylece kendi iktidarını sağlamlaştırmak istediği artık kimse için sır değildir.
Dolayısıyla saray rejiminin bu sorunu çözmek için değil, kendi iktidarını güvence altına almak için attığı bu adım, toplumun farklı kesimleri tarafından haklı olarak, kurulmaya çalışılan baskı ve zorbalık rejiminin yeni bir hamlesi olarak görülmektedir. Başta Yeni Parti olmak üzere düzen muhalefetinin sürece verdiği destek de bu nedenle sert tepkilere konu olmaktadır.
Gerek yasanın gerekse sürecin bir kez daha toplumdan gizli, kapalı kapılar ardında ilerliyor olması; ne konuşulduğunun, hangi pazarlıkların yapıldığının ve ilerisi için ne planlandığının halktan saklanması da yasaya yönelik tepkinin diğer önemli nedenlerinden biridir.
Kürt sorununun çözümünün her şeyden ve herkesten önce işçi sınıfı ve emekçilerin sorunu olduğu, bunun yolunun ise Kürt halkının eşitlik ve özgürlük taleplerinin işçi sınıfı ve emekçiler tarafından sahiplenilmesinden geçtiği bu sayfalarda defalarca dile getirilmiş bir düşüncedir. Ancak Meclis’ten geçen çerçeve yasanın bir kez daha gösterdiği gibi, saray rejiminin amacı sorunu çözmek değildir. Tüm toplumu baskı ve zorbalıkla sindirmeye çalışan, en temel demokratik hak ve özgürlükleri dahi budamayı hedefleyen bir iktidarın, Kürt sorunu gibi tarihsel ve kapsamlı bir sorunu çözmek için adım atacağını düşünmek, ölüden gözyaşı beklemekten farksızdır.
Dolayısıyla hangi milliyetten olursa olsun, işçi sınıfı ve emekçilerin bu süreçten bekleyebileceği bir şey yoktur. Bu konuda kurulacak her türlü hayal, kendi iktidarını güvence altına almak için her türlü riski göze almaya hazır olan saray rejimine can suyu olmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Böyle bir tutum, yalnızca halklar arasına bugüne kadar örülen duvarları daha da kalınlaştırmakla kalmayacak, yeni ve daha büyük yıkımların da önünü açacaktır.
İşçi sınıfı ve emekçilerin yapması gereken, sarayın aldatmacalarından medet ummak değil, saray rejimine, onun hamisi emperyalizme ve sermaye sınıfına karşı “İşçilerin birliği, hakların kardeşliği” şiarıyla mücadeleyi büyütmektir.