Yani, sadece kapitalistleri ve onlara hizmet etmekten başka hiçbir işlevi olmayan devlet kurumlarını dize getirmek değil, sendika bürokratlarının harekete geçmesini sağlamak da birliğini koruyan kararlı bir direniş iradesi ile mümkün olabiliyor.
Doruk Madencilik işçilerinin gasp edilen hakları için verdikleri mücadele, çok iyi bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya serdi. Sendikal bürokrasi, kapitalistler ve devlet ile birlikte işçi sınıfının karşısında üçlü bir şer odağı olarak davranmaktadır. Ve bu üçlü şer odağı ancak ve ancak kararlı bir mücadele ile dize getirilebilir.
Hatırlanırsa, yıllardır yaşanan hak gasplarını sessizlikle geçiştiren Türkiye Maden-İş’in yetkili olduğu Doruk Madencilik’te, Bağımsız Maden-İş ile birlikte hareket eden işçiler nisan ayında Ankara’ya bir yürüyüş gerçekleştirmişti. Sermaye devletinin işçileri yıldırmak amacıyla başvurduğu saldırılara rağmen kararlı bir direniş sergileyen işçiler, Doruk Madencilik patronunu ve devletin üç bakanlığını masaya oturmak zorunda bırakmıştı. Varılan anlaşmada, Doruk Madencilik patronu işçilerin tüm ödenmemiş alacaklarını belirlenen bir takvim çerçevesinde ödemeyi kabul etmiş; üç bakanlık ise bu anlaşmanın garantörü olmuştu.
Kararlı direnişin ve Ankara yürüyüşünün sonucu olarak ortaya çıkan bu tabloyu ise Türkiye Maden-İş, kendi yürüttüğü görüşmelerin ürünüymüş gibi sunmayı tercih etmişti. Aylar boyunca yaşanan hak gasplarına sessiz kalan sendika yönetimi, sıra mücadeleyle kazanılan haklara gelince bunu sahiplenmekte hiçbir tereddüt göstermemişti.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde Doruk Madencilik kapitalisti verdiği sözü ortada bırakırken “garantör” bakanlıklar da sözün tutulması için hiçbir adım atmadılar. Maden işçileri ise verilen sözler tutulmadığı için bir kez daha Ankara yürüyüşüne başladılar. Tutulmayan sözlerin yerine getirilmesi için kapitalisti sıkıştırması gereken “garantör” devletin tercihi ise işçilerin araçlarını ceza tehditleri ile iptal ettirmek ve yürüyüşün önüne barikat kurmak oldu. Bu arada, Doruk Madencilik kapitalisti ise direnişçi işçilerin yalan söylediğini ima eden, tüm hakları ödediğini söyleyen açıklamalar yapmaktan geri kalmadı. İşçiler içinden bir grubun farklı yollarla Ankara’ya ulaşmasının ve Ankara’nın ilerici-devrimci kamuoyu ile birlikte holding kapısına dikilmesinin ardından ise kimin yalancı olduğu ortaya çıkmış oldu. Bu sefer de ödemeleri yapmak için “parası olmadığını” iddia eden Doruk Madencilik kapitalisti işçilerin bu kararlı duruşu sayesinde Bağımsız Maden-İş ile birlikte davranan işçilerin tüm alacaklarını hesaplarına yatırmak zorunda kaldı.
Buraya kadar olanlar kapitalistlerle devletin kirli iş birliğinin somut görünümleri oldu. Yalanlarla, manipülasyonlarla, cop ve gözaltılarla hayata geçirilen bu iş birliğini dize getiren ise maden işçisinin birliğini koruyarak verdiği kararlı mücadele ve bu mücadelenin toplum tarafından sahiplenilmesi oldu.
Tüm bu gelişmelerin ardından Türkiye Maden-İş de halen hakları ödenmemiş olan üyeleri için Ankara yürüyüşü başlatmak zorunda kaldı. Oysa, bu efendiler aylar boyunca Bağımsız Maden-İş hakkında karalama kampanyaları yürütmüş, ilk yürüyüşün ardından varılan anlaşmayı da kendi başarıları gibi göstermeye çalışmışlardı. Ne var ki, sadece Bağımsız Maden-İş üyelerinin alacaklarının ödenmiş olması onların maskesini de düşürdü. Şimdi, bu hainler geride kalan işçilerin basıncı ile adım atmak zorunda kalıyor, “kendi üyelerinin” de sorunlarının çözülmesi için eylemler yapıyorlar.
Yani, sadece kapitalistleri ve onlara hizmet etmekten başka hiçbir işlevi olmayan devlet kurumlarını dize getirmek değil, sendika bürokratlarının harekete geçmesini sağlamak da birliğini koruyan kararlı bir direniş iradesi ile mümkün olabiliyor. Elbette onlar ilk fırsatta bu yoldan da çark etmenin peşinde olacaklar. Bu yüzden, harekete geçirirken olduğu gibi sonuca giderken de birliğimizden, kararlılığımızdan en ufak bir taviz vermemek bürokratların sırtından sopayı eksik etmemek ve en kısa zamanda onları başımızdan atmayı bilmek gerekiyor.