“Büyüyen” ekonomi, derinleşen yoksulluk…

Türkiye’de bir “zenginleşme” vardır, ancak bu zenginleşme toplumsal bir refah artışı değil, sermayeye aktarılan kaynağın ve gelir adaletsizliğinin derinleşmesidir. Kişi başı 18 bin dolarlık milli gelir masalının, geçim sıkıntısı çeken milyonlarca işçi, emekçi, genç ve emekli için hiçbir karşılığı yoktur.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye ekonomisinin 1,6 trilyon dolarlık büyüklüğe ulaştığını, kişi başına düşen milli gelirin ise 18.040 dolara yükselerek Türkiye’nin “yüksek gelirli ülkeler grubuna dahil olduğunu” gururla ilan etti. 2002’de 3.616 dolar olan kişi başına gelirin bugün kâğıt üzerinde 5 katına çıkmış olması, iktidar cephesinde büyük bir “başarı hikâyesi” olarak sunuluyor.

Ancak resmi verilerin arkasındaki acı gerçek şudur: Ekonomi gerçekte sanayi ve tarım üretimindeki artışla değil, temelde tırmanan enflasyon üzerinden yapılan hesaplamalar ve dolar kurunun baskılanması, hatta kredi kartlarıyla yapılan tüketim harcamaları ve borçlanmalar gibi etkenlerle büyümüş görünüyor. Böyle bir “büyüme” halkın alım gücünü düşürürken, bir avuç sermayedar zenginliğine zenginlik katmayı sürdürüyor.

Dolar bazlı illüzyon ve gerçek alım gücü

Gerek asgari ücretin gerekse ortalama gelirlerin dolar bazında yükselmiş görünmesi, kâğıt üzerindeki bir illüzyondan ibarettir.

Asgari ücret TL bazında 2002 yılından bugüne rakamsal olarak 150 kat artmış, dolar bazında ise 120 dolarlardan 600 dolar bandına yaklaşmış görünüyor. Ancak alım gücü altın, konut ve gıda enflasyonu üzerinden hesaplandığında, emekçinin reel geliri yarı yarıya düşmüş durumdadır.

Kişi başına düşen milli gelirdeki dolar bazlı artışın önemli bir kısmı, enflasyona kıyasla baskılanan döviz kurundan kaynaklanmaktadır. Vatandaşın fiilen yaşadığı hayat pahalılığı ve barınma krizi yok sayılmakta, masal gibi gösterilen 18 bin dolar ortalama bir işçinin ya da memurun hanesine uğramamaktadır.

Gelir dağılımındaki uçurum: Yüzde 48’e karşı yüzde 6,4

“Milli gelir arttı” söyleminin maskelediği en büyük olgu ise, servet ve gelirin ne şekilde bölüşüldüğüdür. TÜİK’in resmi “Gelir ve Yaşam Koşulları” verileri dahi bu derin eşitsizliği gizleyememektedir. En zengin yüzde 20’lik kesim toplam gelirin yüzde 48’ini alırken, en yoksul yüzde 20’lik kesim ise yüzde 6,4’ünü alıyor. Aradaki gelir farkı tam 7,5 kattır. En üstteki yüzde 10’luk dilim ile en alttaki yüzde 10’luk dilim karşılaştırıldığında ise bu uçurum 12,9 kata kadar çıkmaktadır.

Bu tablo, Şimşek’in işaret ettiği zenginliğin kime ait olduğunu açıkça gösteriyor. Büyüme; emeğiyle geçinen geniş halk kitlelerinin yoksullaşması, ücretlerin milli gelirden aldığı payın gerilemesi ve servetin bir avuç burjuvanın elinde toplanması ile gerçekleşmektedir.

“Şimşek Programı” ve işçi sınıfının sırtındaki yük

Mehmet Şimşek’in uyguladığı “ekonomi programı”, enflasyonu düşürme ve rasyonelleşme adı altında faturayı sürekli çalışanlara kesmektedir.

Asgari ücrete yılda tek zam dayatması ve eriyen maaşlar, vergi yükünün kaynağında kesilen vergiler ve KDV/ÖTV gibi dolaylı vergilerle işçi ve emekçinin omuzlarına bindirilmesi ile bu yük bizlerin sırtındadır. Sermayeye ise vergi afları, teşvikler ve tüm kaynakların sınırsız bir şekilde açılmasını sunan bu program yarattığımız zenginliğin ve emeğimizin çalınması programıdır.

Türkiye’de bir “zenginleşme” vardır, ancak bu zenginleşme toplumsal bir refah artışı değil, sermayeye aktarılan kaynağın ve gelir adaletsizliğinin derinleşmesidir. Kişi başı 18 bin dolarlık milli gelir masalının, geçim sıkıntısı çeken milyonlarca işçi, emekçi, genç ve emekli için hiçbir karşılığı yoktur.