İnsanların savaşlardan, çatışmalardan, “doğal” afetlerden kaçıp daha iyi bir yaşam arayışına girmeleri haklı ve meşrudur. Ancak emperyalist-kapitalist sistemin bu kadar barbarlaştığı bir süreçte, yazık ki göç, halkların derdine derman olmuyor ve olmayacak.
Göç sorunu ve göçmenler, dünya ölçüsünde yaşanan temel sorunlardan biridir. Ve göçmenler ancak toplu şekilde hayatlarını kaybettiğinde sermaye medyasında haber konusu olabilmektedir. Buna rağmen konunun gündemden düşmemesi, göç yollarının nasıl kıyım tuzaklarıyla örülü olduğunu ortaya koymaktadır.
Geçtiğimiz günlerde Fas’tan yola çıkan on binlerce kişinin organize bir şekilde İspanya’ya ait Ceuta (Sebte) kentine geçmeye çalışması sırasında yaşananlar, bu tartışmayı yeniden alevlendirdi. Sadece Fas ile İspanya değil Avrupa Birliği, ABD Başkanı Donald Trump, İtalya’nın faşist başbakanı Giorgia Meloni ve diğer ırkçı-faşist partilerin şefleri ile medyadaki uzantıları da tartışmaya katıldılar.
“Göçmen silahı ile vurma” taktiği
İnsanlık tarihi kadar eski olan göçün temel motivasyonu daha iyi bir yaşam, daha iyi bir gelecektir. Ancak sosyal medya üzerinden yanıltıcı bilgiler yayarak on binlerce kişinin yollara düşmesini körükleyenlerin hedefi başkaydı: Fas kralı ve sırtını yasladığı soykırımcı ABD-İsrail ikilisi, İspanya Başbakan’ı Pedro Sanchez’i sıkıştırmayı hedefliyordu. Zira Sanchez İsrail’in Gazze’de yaptığı soykırımı mahkûm etmiş ve ülkesinin hava sahasını ABD savaş uçaklarına açmamıştı. Bu tutum Trump-Netanyahu ikilisini çileden çıkarmıştı. Bu soykırımcıların uşağı Fas kralı, on binlerce kişiye kapıları açarak “göçmenler kartını” masaya sürdü.
“Göçmen silahı ile vurma” taktiği uygulayanlar, yaklaşık 80 bin kişinin umutlarıyla oynadılar. Onlarcasının ise ölümüne neden oldular. Fail İspanyol polisi olsa da cinayetin esas sorumlusu kapıları açan ve açtıran güçlerdir.
Olayı “fırsat” sayan Trump ve Avrupa’daki ırkçı-faşistler “yasadışı göçmenler”in “uygar batı”yı işgal etmeye başladığını ileri sürdüler.
Göçmenlere karşı yeterince sert olmadıkları gerekçesiyle, Sanchez başta olmak üzere sol güçlere saldırdılar. İtalyan hükümeti, İspanya sınırından geçişleri kontrol etmeye başladı. Emperyalist devletler göçü engellemek için daha sıkı tedbirler almak için harekete geçtiler. Sınır dışı işlemlerini hızlandıracak düzenlemeler için kolları sıvadılar.
Alınan “önlemler” ırkçı-faşist partilerin demagojilerine güç kattı. Avrupa’daki iktidarlar ırkçıların savundukları göçmen düşmanı görüşleri hayata geçiren bir misyonla hareket ettiler.
Emperyalist devletler bu konuda iğrenç bir tutum sergilemektedirler. Zira çağımızda göçün en büyük sebebi emperyalist saldırganlık ve savaşlardır. Afganistan, Irak, Libya, Suriye, Lübnan, Yemen ve daha birçok ülkeyi yakıp yıkan Batılı emperyalistler, “göçmenler bize gelmesin” diyecek kadar arsızdırlar. Onlara göre ülkeleri yakıp yıkmak, halkları katletmek “yasal”dır. Ama ülkeleri bombalanan ya da emperyalist tekeller tarafından zenginlikleri yağmalanan insanların daha iyi ve güvenli bir yaşam arayışları “yasadışı göç” kapsamındadır.
Batılı emperyalistler göç üzerinden demagoji yapan ırkçı-faşist partileri güçlendirerek, içeride gelişme olasılığı artan kitle hareketlerine karşı da hazırlık yapıyorlar. Zira silahlanma, militarizm ve savaş histerisinin şiddetlendiği koşullarda emekçilerin haklarına saldırmak kaçınılmazdır. Bunun için ırkçı-faşist partilerin el altında hazır tutulması gerekmektedir.
Gerçek ve kalıcı bir çözüm için!
İnsanların savaşlardan, çatışmalardan, “doğal” afetlerden kaçıp daha iyi bir yaşam arayışına girmeleri haklı ve meşrudur. Ancak emperyalist-kapitalist sistemin bu kadar barbarlaştığı bir süreçte, yazık ki göç, halkların derdine derman olmuyor ve olmayacak.
Çünkü bu sistem savaşları şiddetlendiriyor, iklim krizini derinleştiriyor, küresel ısınmayı körüklüyor. Kısacası emekçilerin ve yoksul halkların yaşamını cehenneme çevirmek için ne gerekiyorsa onu yapıyor.
Bu koşullar nedeniyle ucunda ölüm olmasına rağmen göçler devam edecek. Ancak halkların gerçek ve kalıcı çözümlere ihtiyaçları var. Bu ise hem emperyalistlere hem işbirlikçilerine karşı örgütlü mücadeleyi yükseltmeyi zorunlu kılıyor. Ancak o zaman emperyalist-kapitalist barbarlığa direnebilir, kendi coğrafyalarında insan onuruna yakışan kardeşçe bir yaşamı kurma imkânlarına kavuşabilirler.



