Kore’de emperyalizm için dökülen kan ve bağımlılığın bedeli

Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı bir kader değildir. Bu bağımlılığın temelinde ülkenin kapitalist gelişme rotası ve sermaye sınıfının çıkarları bulunmaktadır. Dolayısıyla gerçek bağımsızlık, yalnızca NATO’dan çıkmakla değil, emperyalizme bağımlılığı üreten kapitalist düzenle hesaplaşmakla mümkündür.

25 Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı, iki ülke arasındaki bir iç savaşın çok ötesinde, emperyalist sistemin Soğuk Savaş dönemindeki ilk büyük paylaşım savaşlarından biriydi. ABD emperyalizmi, Asya’daki hakimiyetini güçlendirmek ve etki alanını genişletmek için Kore halkını kanlı bir savaşın içine sürükledi. Milyonlarca insan yaşamını yitirirken, savaşın gerçek kazananı silah tekelleri ve emperyalist güçler oldu.

Türkiye’nin bu savaşa katılması ise, denildiği gibi Kore halkına yardım için değil, açgözlü sermaye sınıfının çıkarları sonucunda oldu. Türk sermaye devletinin emperyalist sistemle bütünleşme tercihi doğrultusunda Demokrat Parti hükümeti, meclisin onayını dahi beklemeden binlerce askeri Kore’ye gönderdi. Çünkü hedef, bu hizmet karşılığında batı emperyalizminin ayrılmaz bir parçası haline gelmekti. Böylece sermaye sınıfının savaş ve yağma politikalarından kırıntı düzeyinde de olsa pay almasını sağlamaktı.

1952’de NATO üyeliği bu politikanın ödülü oldu. Ancak bu üyelik, halkın çıkarlarının değil Türkiye burjuvazisinin çıkarlarının ifadesiydi. Kore’de dökülen kanın, emperyalizme verilen sadakat yemininin bedeliydi.

Sermaye iktidarı özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkeyi ABD emperyalizmine ekonomik, siyasi ve askeri olarak bağımlı hale getirecek yönelimlerini güçlendirdi. Marshall yardımlarıyla başlayan süreç, NATO üyeliğiyle askeri olarak tahkim edildi. Yabancı sermaye, askeri üsler ve emperyalist kurumlarla kurulan ilişkiler Türkiye’yi uluslararası kapitalist sistemin bağımlı halkalarından biri haline getirdi.

Bu bağımlılık yalnızca dış politikayı değil, içeride de emekçi sınıfların yaşamını belirledi. Emperyalizmin çıkarları doğrultusunda şekillenen ekonomi, düşük ücretler, sendikasızlaştırma ve kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması üzerine kuruldu. Çünkü emperyalizme bağımlılık yalnızca dışarıya verilen tavizlerden ibaret değildi. İçeride de sermaye sınıfının egemenliğinin güçlendirilmesi anlamına geliyordu.

Kore’ye gönderilenler kapitalist patronların çocukları değildi. Cepheye sürülenler köylüler, işçiler ve yoksul emekçi ailelerin evlatlarıydı. Kazanan ise ABD emperyalizmiyle çıkar ortaklığı kuran Türkiye burjuvazisi oldu. Emekçiler çocuklarını toprağa verirken, sermaye sınıfı emperyalist sistem içindeki yerini sağlamlaştırdı.

Bugün de tablo özünde değişmiş değildir. NATO üsleri, yabancı askeri anlaşmalar, emperyalist müdahalelere verilen destekler ve bölgesel savaşlarda üstlenilen roller, Türkiye sermayesinin emperyalist sistemle kurduğu bağımlılık ilişkisinin güncel ifadeleridir. Saray rejimi dahil tüm iktidarlar “yerli ve milli” söylemini öne çıkarırlar. Oysa, ekonomik bağımlılık, dış borç düzeni, uluslararası sermayeye verilen güvenceler ve NATO üyeliği bu söylemlerin gerçek bir bağımsızlık politikasıyla ilgisinin olmadığını ortaya seriyor.

7-8 Temmuz’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi de bu bağımlılık zincirini yeni halkalarla güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Emperyalist bloklar dünyayı yeniden paylaşmanın hesaplarını yaparken, Türkiye sermayesi de kendi bölgesel çıkarlarını ABD ve NATO stratejileriyle uyumlu hale getirmenin yollarını aramaktadır. İşçi sınıfına kemer sıkma programları dayatılırken, milyarlarca lira savaş bütçelerine, askeri harcamalara ve NATO yükümlülüklerine ayrılmaktadır.

Türkiye’nin emperyalizme bağımlılığı bir kader değildir. Bu bağımlılığın temelinde ülkenin kapitalist gelişme rotası ve sermaye sınıfının çıkarları bulunmaktadır. Dolayısıyla gerçek bağımsızlık, yalnızca NATO’dan çıkmakla değil, emperyalizme bağımlılığı üreten kapitalist düzenle hesaplaşmakla mümkündür.

Kore’de dökülen kan bize yalnızca geçmişi anlatmıyor. Bugün de emperyalist savaşların bedelini ödeyenlerin emekçiler, kazananların ise sermaye sınıfları olduğunu hatırlatıyor. Bu nedenle anti-emperyalist mücadele ile anti-kapitalist mücadele birbirinden ayrı düşünülemez. Emperyalizme karşı gerçek mücadele, işçi sınıfının örgütlü mücadelesini büyütmekten, sermaye düzenine, NATO’ya ve bütün emperyalist savaş politikalarına karşı ortak bir mücadele hattı örgütlemekten geçmektedir.