Kıbrıs sorununun çözümü; ne BM’nin bitmek bilmeyen oyalama masalarında ne garantör devletlerin emperyalist planlarında ne de adanın bölünmüşlüğünü kalıcılaştıran politikalardadır. Adanın kaderini tayin hakkı ne Ankara’ya, ne Atina’ya, ne Londra’ya, ne de Washington’a aittir. Bu hak sadece ve sadece Kıbrıs’ta yaşayan halklarındır.
Resmî tarihin sayfalarında bir “kahramanlık destanı” ve “barış harekâtı” olarak sunulan 20 Temmuz 1974 Kıbrıs müdahalesinin üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçti. Egemenler her yıl bu dönemde şovenist histeriyi yeniden körükleyerek, yaşanan tarihsel trajediyi bir “kurtuluş” mitiyle örtbas etmeye çalışıyor. Oysa bu tarihin gerçekliğinde, milliyetçilik zehriyle birbirine düşman edilen halklar, emperyalizmin kirli hesapları ve adanın kalıcı biçimde ikiye bölünmesiyle sonuçlanan karanlık bir süreç vardır.
Kıbrıs meselesi, ne yalnızca Türk ve Rum halkları arasındaki bir “etnik çatışma” ne de basit bir toprak anlaşmazlığıdır. Kıbrıs sorunu, adanın Doğu Akdeniz’deki stratejik konumu nedeniyle emperyalizmin, özellikle de ABD ve İngiltere’nin, bölgedeki tahakkümünü sürdürmek amacıyla yıllarca kışkırttığı, derinleştirdiği ve kanattığı bir sürecin ürünüdür.
Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın sonlarında Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngiliz emperyalizmine devretmiştir. İngiliz emperyalizminin egemenliği altında adanın tarıma dayalı geri feodal yapısı hızla çözülmeye başlamış, yaşanan toplumsal dönüşümle birlikte sınıf mücadelesi de ivme kazanmıştır. Özellikle 1940’lı yıllardan itibaren Türk ve Rum işçilerinin ortak grevleri ile anti-emperyalist mücadelesi belirgin biçimde yükselişe geçmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, sömürgecilere karşı yükselen ulusal kurtuluş mücadeleleri Kıbrıs’ı da sardığında ise, İngiliz emperyalizmi klasik “böl ve yönet” stratejisini devreye sokmuştur. Bu dönemde, adadaki Türk ve Rum emekçilerin ortak sınıf mücadelesi potansiyelini kırmak için milliyetçilik tohumları özenle ekilmiştir.
Yine bu dönemde Yunan burjuvazisinin Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlama (Enosis) hayalini, Türk burjuvazisinin ise adayı bölme (Taksim) planını devlet politikası haline getirdiğini eklemeliyiz. EOKA ve TMT gibi paramiliter örgütler, sadece estirilen şovenist rüzgârın aracı olmamış, aynı zamanda kendi içlerindeki ilericileri, halkların ortak mücadelesini ve adanın bağımsızlığını savunanları da katletmişlerdir. Kıbrıs’taki ilk Türkçe işçi gazetesi olan “Emekçi”nin yayıncısı Fazıl Önder, bu dönemde Türk Mukavemet Teşkilatı’nın suikastları sonucunda hayatını kaybedenlerden sadece biridir.
1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ise, aslında İngiliz üslerini garanti altına alan ve adayı NATO’nun vesayetine sokan kırılgan bir uzlaşmadır. Bir tarafta halklar arasında tırmanmaya devam eden gerilimler, diğer tarafta ise halkların ortak mücadelesine ilişkin arayışlar söz konusudur. Bu durum Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Makarios’u batı emperyalizmi ile Sovyet Rusya arasında tarafsız bir tutumda kalmaya zorlamış, Kıbrıs Cumhuriyeti “Bağlantısızlar Hareketi”nin kurucuları arasında yer almıştır.
Ancak, 1974’e gelindiğinde, emperyalizm için Kıbrıs’ta “tarafsız” ve “Bağlantısızlar Hareketi” içinde yer alan bir Makarios yönetimi kabul edilemezdi. Akdeniz’in bu stratejik adasının “Akdeniz’in Küba’sı” olma ihtimali, NATO için bir kabustu. Yunanistan’daki ABD destekli faşist Albaylar Cuntası, adayı tamamen ilhak etmek ve Kıbrıs’taki sol hareketleri, özellikle de AKEL’i ezmek için düğmeye bastı. 15 Temmuz 1974’te, EOKA-B’nin faşist lideri Nikos Sampson liderliğinde kanlı bir darbe gerçekleştirildi. Sampson’un faşist çeteleri, sadece Makariosçuları ve solcuları değil, Kıbrıslı Türkleri de yok etmeyi hedefleyen planlar yapıyordu. İşte Türk burjuvazisinin ve Ecevit-Erbakan koalisyonunun “Barış Harekâtı” adını vereceği müdahalenin meşruiyet kılıfı bu faşist darbe oldu.
20 Temmuz sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adaya çıkışı, “Kıbrıslı soydaşlarımızı kurtarmak” söylemiyle toplumun geniş kesimlerini etkisi altına aldı. Oysa Türkiye’nin müdahalesi, ABD emperyalizminin ve NATO’nun bilgisi ile dolaylı onayı dâhilinde gerçekleşmişti. ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın planı, adanın NATO ittifakı içinde bölünmesiydi. Birinci müdahalenin ardından Yunan cuntası ve Sampson rejimi çöktü. Cenevre görüşmeleri sürerken Türkiye’nin 14 Ağustos’ta İkinci Harekât’ı başlatması ve adanın yüzde 37’sini kontrol altına alması, müdahalenin “barış” ya da “can güvenliği” amacı taşımadığını gösterdi.
Savaşın faturası yine iki halkın emekçilerine kesildi. Yüz binlerce Kıbrıslı Rum kuzeyden güneye, on binlerce Kıbrıslı Türk ise güneyden kuzeye göç etmek zorunda bırakıldı. Ada, emperyalizmin planlarına uygun biçimde etnik temelde kesin sınırlarla ikiye bölündü.
Harekâtın ardından kuzeyde kurulan yapı hiçbir zaman bağımsız bir devlet olamadı. Türkiye burjuvazisinin ekonomik, askeri ve siyasal vesayeti altında şekillendirildi. Üretimden kopuk, Türkiye’ye bağımlı bir ekonomik yapı kuruldu. Kumarhaneler, yasa dışı bahis, kara para aklama ve mafya-siyaset ilişkileri toplumsal çürümenin temel unsurları hâline geldi. Türkiye sermayesi adanın kuzeyini bir arka bahçe ve rant alanı olarak kullandı. “Yavru vatan” edebiyatı ise bu sömürü düzenini gizleyen ideolojik bir perdeden ibaret kaldı.
Bugün, Kıbrıs sorunu üzerinden atılmaya devam edilen hamaset nutukları, adanın iki yakasında da işçi sınıfının yaşadığı yoksulluğu, işsizliği ve geleceksizliği örtemez. Güney Kıbrıs, AB ve NATO yörüngesinde emperyalist merkezlere entegre olurken, Kuzey Kıbrıs ise Ankara’nın ekonomik ve siyasi ablukası altında can çekişmektedir. Her iki tarafta da egemen sınıflar, kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için sürekli olarak “öteki”nin yarattığı tehdidi canlı tutmak zorundadır.
Kıbrıs sorununun çözümü; ne BM’nin bitmek bilmeyen oyalama masalarında ne garantör devletlerin emperyalist planlarında ne de adanın bölünmüşlüğünü kalıcılaştıran politikalardadır. Adanın kaderini tayin hakkı ne Ankara’ya, ne Atina’ya, ne Londra’ya, ne de Washington’a aittir. Bu hak sadece ve sadece Kıbrıs’ta yaşayan halklarındır.



