Her üçü de işçi sınıfının sıktığı dişlerini, ıslıkla söylediği umutlarını dile getirmiş, işçi sınıfının belleğine kazınan kor ateşler olmuştur. Onların anısı ile birlikte haziran; fabrikalarda devleşen öfkenin, tütün depolarında yeşeren umutların, eskiyen prangalarla hürriyete yürüyen adımların ayıdır…
“sıkmışım dişlerimi,
ıslıkla söylemişim umutlarımı,
susarak söylemişim”
der Hasan Hüseyin “Haziran’da Ölmek Zor” şiirinde…
Yıllar boyunca ter içinde taşıdığını söylediği o büyük yük, Nâzım’ı kaybetmenin acısı dile gelir şiirinde. Ve bu şiir yine bir haziran günü, 2 Haziran 1970’de hayatını kaybeden bir başka büyük ozan için, “Orhan Kemal’in anısına” notuyla yayınlanır. Yazıldıktan 15 yıl sonra ise yine bir haziran günü 2 Haziran 1991’de işçi sınıfının bir başka ozanı Ahmed Arif hayatını kaybeder. O günden beri bu şiir işçi sınıfının bu üç büyük ozanının anısını simgeler. Çünkü, her üçü de işçi sınıfının sıktığı dişlerini, ıslıkla söylediği umutlarını dile getirmiş, işçi sınıfının belleğine kazınan kor ateşler olmuştur. Onların anısı ile birlikte haziran; fabrikalarda devleşen öfkenin, tütün depolarında yeşeren umutların, eskiyen prangalarla hürriyete yürüyen adımların ayıdır…
Nâzım Hikmet, Türkiye’de işçi sınıfının ayak seslerini dizelere taşıyan ilk şairdir. Kapitalistlerin elinde işçiyi köleleştirmenin aracına dönüşen makinenin, işçi sınıfının elinde özgürlüğün sembolüne dönüşeceği o tarihsel sıçramayı müjdeler. İşgal altındaki tersane işçilerinden dokuma fabrikalarındaki kadınlara kadar, onun şiirindeki ritim kavganın ve özgürlük tutkusunun ritmidir. Nâzım, burjuva edebiyatının “bireysel bunalımlarına” karşı, kolektif üretimin ve sınıf bilincinin keskin, umutlu sesini yansıtır. Nâzım, işçi sınıfının enternasyonal bilinciyle yalnızca Anadolu’nun yoksullarının değil, dünya işçi sınıfının da şairi olmuştur. Soylu bir aileden gelir; büyükbabası bir Osmanlı paşasıdır. Ama o, 17 yılı aşkın hapishane hayatına, sürgünlere ve vatandaşlıktan çıkarılmasına rağmen yılmadan, umutla ve dirençle işçi sınıfının ozanı olmayı tercih etmiştir.
Orhan Kemal, Bursa Hapishanesi’nde Nâzım’la tanışıp, onun ustalığı altında kalemine yeniden hayat verir. Nâzım’la birlikte dünya edebiyatının büyük ustalarından öğrenir, Nâzım’ın “kendi hayatını yaz!” çağrısına uyarak şiiri bırakıp roman yazmaya başlar. “Edebiyat dünyası” onu “küçük insanların yazarı” olarak tanımlar. Oysa O, ayağa kalktığında dünyayı sarsacak kadar büyük ve güçlü olan işçi sınıfının hikayesinin anlatıcısıdır. Daha da ötesinde, kendisi de o hikâyenin parçasıdır. Adana’da pamuk tarlalarında, tekstil fabrikalarında çalışır, tezgahtarlık yapar. Ekmek kavgasının tozu dumanı içinde büyür. Edebiyata fabrikalardan gelmiştir ve bu mesafeyi hiç kapatmamıştır. Tüm çıplaklığıyla işçi sınıfını yazar. Sadece yoksulluğunu değil; zaaflarını, feodal bağlarını, paraya sıkıştığındaki çaresizliğini ve en nihayetinde grev dalgası içinde nasıl bilinçlendiğini de…
Orhan Kemal, işçi sınıfının eti, kemiği, ter kokusu ve her şeye rağmen dudaklarında eksilmeyen umutlu gülüşüdür.
Ahmed Arif, Türk şiirinin en az yazan şairlerinden biridir. Buna rağmen etkisi çok büyük olmuştur. Hayatı boyunca yayımladığı tek şiir kitabı, “Hasretinden Prangalar Eskittim” yalnızca otuz dört şiirden oluşur.
Ahmed Arif’in şiiri coğrafyayla yoğrulmuştur. Diyarbakır surları, Doğu Anadolu’nun bozkırı, kış soğuğu, dağ yolları… Ama bu coğrafya yalnızca mekân değil; sınıfsal bir gerçekliktir onun dizelerinde. Kürt ve Türk işçilerinin, köylüsünün aynı sefalet içinde eritildiği, aynı zindanlarda çürütüldüğü bir coğrafya… Ahmed Arif, bu çifte sömürünün en güçlü tanıklarından biridir. Tutsaklığı ve gördüğü işkenceler karşısındaki direngen tavrı ise şiirinin de omurgasıdır.
İşçi sınıfının ve ezilenlerin bu üç ozanı farklı kuşaklardan, farklı coğrafyalardan gelir. Ancak aralarında derin bir ortaklık ve güçlü bir süreklilik vardır. Her üçü de sömürüye, baskıya ve zorbalığa karşı emeğin kurtuluş mücadelesinin sesi olur. Saraylarda, seçkinlerin salonlarında kurulmak istenen sanat anlayışının karşısına dikilir, kapıları kırıp içeri girer, sanatı işçi sınıfının çıplak gerçekliğiyle yoğururlar. Böylece emekçilerin acılarının, özlemlerinin ve umutlarının simgesi haline gelirler. Bugün de aynı umut onların dizelerinde ve satırlarında yaşamaya, yeni kuşaklara ulaşmaya ve büyümeye devam etmekte…



