Savaşların faturasını işçi ve emekçi kadınlar ödüyor

Oysa biz işçi kadınlar şu gerçeği çok iyi biliyoruz: Savaşı zenginler çıkarır ancak savaşlarda yoksulların çocukları ölür. Patronlar servetlerini büyütürken, işçi ve emekçiler açlık ve yıkımla boğuşur.

Savaş denildiğinde çoğu zaman akla cepheler, bombalar ve devletler arasındaki çatışmalar geliyor. Oysa savaş kadınlar için yalnızca sınır boylarında yaşanmıyor. Savaş, mutfakta boşalan tencerede, ödenemeyen faturada, güvencesiz işte, şiddetin arttığı evlerde ve geleceksizlik kaygısıyla yaşayan milyonlarca işçi kadının hayatında sürüyor.

Bugün dünyanın birçok yerinde emperyalist güçler “güvenlik”, “istikrar”, “özgürlük” gibi yalanlarla savaş politikalarını büyütüyor. Bu politikaların sonucu emekçi halklar için yoksulluk, göç, sömürü ve ölüm oluyor. En ağır bedeli ise kadınlar ödüyor. Filistin’de, Suriye’de, Yemen’de, Lübnan’da, İran’da ve Ukrayna’da milyonlarca kadın savaş politikalarının sonuçlarını en ağır biçimde yaşıyor.

Peki yalnız onlar mı? Hayır! Emperyalist savaş politikalarının ağır bedellerini, dünyanın neresinde olursa olsun tüm halklar, dolayısıyla kadınlar ödüyor. Çünkü savaş dönemlerinde ilk kesilen sosyal haklar oluyor. Kreşler kapanıyor, sağlık hizmetleri paralı hale geliyor, eğitim niteliksizleşiyor. Devlet bütçeleri halkın ihtiyaçlarına değil, silahlanmaya ayrılıyor. İşçi ve emekçi kadın ise hem evin hem de çalışma yaşamının yükünü aynı anda sırtlanmak zorunda kalıyor.

Türkiye’de de hayat pahalılığı her geçen gün artarken kadınlar daha düşük ücretlerle, sigortasız ve güvencesiz işlerde çalıştırılıyor. Birçok kadın gündüz fabrikada, atölyede ya da markette çalışıp gece evde ikinci mesaisine devam ediyor. Savaş politikaları derinleştikçe patronların “fedakârlık” çağrısı da büyüyor, ama fedakârlık hep emekçilerden bekleniyor.

Dünyayı esir alan savaş ve militarizm yalnızca silah demek değildir. Aynı zamanda kadınların itaatkâr ve eve kapatılmış bir yaşam sürmesini isteyen düzenin adıdır. Kadınların eşitlik talebi, özgürlük mücadelesi ve dayanışması bu dönemlerde daha fazla hedef haline geliyor. Çünkü savaş düzeni, sorgulayan değil boyun eğen bir toplum istiyor. Savaş iklimi ülkelere hâkim olunca, ilk saldırıya uğrayan kadınların sosyal ve siyasal hakları oluyor.

Oysa biz işçi kadınlar şu gerçeği çok iyi biliyoruz: Savaşı zenginler çıkarır ancak savaşlarda yoksulların çocukları ölür. Patronlar servetlerini büyütürken, işçi ve emekçiler açlık ve yıkımla boğuşur.

Bu nedenle emperyalist savaşlara karşı mücadele, kadınlar için yalnızca başka halklara ve oradaki kadınlara sahip çıkma mücadelesi değildir. Aynı zamanda ekmek mücadelesidir, güvenli yaşam mücadelesidir, kadın cinayetlerine karşı mücadeledir, insanca çalışma ve yaşam koşulları için mücadeledir. İşçi kadınların mücadelesi hem savaşa hem sömürüye karşı mücadeledir.

Bizlerin ihtiyacı olan şey daha fazla silah değil, daha fazla kreş, daha fazla hastane, güvenceli iş ve eşit bir yaşamdır. Kadınların emeğini, bedenini ve yaşamını değersizleştiren bu düzene karşı örgütlülüğü büyütmek, emperyalist savaş politikalarına karşı mücadele etmek ve halkların özgürlüğünü savunmak, biz kadınlar için her zamankinden daha büyük bir önem taşıyor.